• Türkçe
  • English

Below you may find the details of our Political Science and International Relations Faculty's academic publications in 2019 and 2020.

We congratulate them!

Aylin Aydın Çakır (2020) “Siyaset Bilimi Perspektifinden Yargı Bağımsızlığı: Bir Kuramsal Model Önerisi” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 75, Sayı: 3, 973-995 (Makale)

  • English: In the literature we come across two different concepts of judicial independence. While “de jure judicial independence” refers to the constitutional guarantees for the judiciary and judges, “de facto judicial independence” refers to the judicial independence in practice. Understanding whether the constitutional guarantees of judicial independence affect the judicial independence in practice comes to the fore as an important research question. The aim of this study is to offer a theoretical model that explains the conditions under which de jure judicial independence affect de facto judicial independence. The main argument of the study proposes that based on the public’s confidence in the judiciary, political awareness and democratic values the impact of de jure judicial independence on de facto judicial independence changes across political regimes. In this regard it is argued that while in advanced democracies and authoritarian regimes taking judicial independence under constitutional guarantees would not significantly affect judicial independence in practice, in the context of hybrid regimes as the public’s confidence in the judiciary, its political awareness and democratic values increases the constitutional guarantees would significantly increase the judicial independence in practice.
  • Türkçe: Yargı bağımsızlığı üzerine yapılan bilimsel çalışmalarda iki farklı yargı bağımsızlığı kavramı ön plana çıkmaktadır. “De jure yargı bağımsızlığı” yargıçların görev ve yetkilerinin anayasal güvence altına alınmasını ifade ederken, uygulamadaki yargı bağımsızlığı da “de facto yargı bağımsızlığı” olarak ele alınmaktadır. Literatürde yargı bağımsızlığının anayasal güvence altına alınmasının uygulamadaki yargı bağımsızlığını etkileyip etkilemediğini sorgulamak önemli bir araştırma sorusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı da anayasada öngörülen yargı bağımsızlığının uygulamadaki yargı bağımsızlığını hangi şartlar altında etkileyebileceğine dair kuramsal bir model sunmaktır. Halkın yargıya duyduğu güven, sahip olduğu siyasal farkındalık ve demokratik değerler doğrultusunda de jure yargı bağımsızlığının de facto yargı bağımsızlığı üzerindeki etkisinin siyasal rejimler arasında farklılık göstermesi beklendiği bu çalışmanın temel savıdır. Bu doğrultuda, gelişmiş demokrasiler ve otoriter rejimlerde yargı bağımsızlığını anayasal güvence altına almanın uygulamadaki yargı bağımsızlığını anlamlı bir şekilde etkilemediği savunulurken, hibrit (melez, karma) rejimlerde halkın yargıya duyduğu güven, sahip olduğu demokratik değerler ve siyasal farkındalık arttıkça anayasal güvencelerin uygulamadaki yargı bağımsızlığını anlamlı bir şekilde etkilediği savunulmaktadır. 

Aylin Aydın Çakır, Duygu Merve Uysal, (2020). “An Experimental Study on the Variation of the Attitudes towards the Syrian Refugees in Turkey” Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 2, 274-296  (Makale)

  • English: By conducting a survey experiment on 120 university students in Turkey, this study has two objectives. First, we aim to find out how -and to what extent- students' levels of prejudice towards the Syrian refugees differ when the refugees are depicted in either empathy or threat-evoking conditions. Second, we try to show the interaction between personal dispositions (authoritarianism) and situational factors (threat evoking condition) and their explanatory power on the students’ prejudice towards the Syrian refugees in Turkey. Our empirical results show that empathy-evoking manipulation makes individuals less prejudiced towards the Syrian refugees. Our second finding asserts that the students who read the threat-evoking text display a higher level of prejudice towards the Syrian refugees. Finally, although we anticipated that authoritarianism displays a significant main effect on the prejudice levels, the current results did not validate this hypothesis. In other words, the empirical results show that there is a significant negative interaction effect between the threat-evoking stimulus and authoritarianism on the students’ level of prejudice. That is to say, threat-evoking text displayed a significant impact for respondents who had lower scores than the mean level of authoritarianism; and in turn, although these people were the less authoritarians, they had a greater level of prejudice, after they read the text, compared to ones in the neutral condition.
  • Türkçe: 120 üniversite öğrencisi üzerinde anket deneyi kullanarak gerçekleştirdiğimiz çalışmamızın iki temel amacı bulunmaktadır. Birincisi, öğrencilerin Suriyeli mültecilere karşı önyargı düzeylerinin, empati ya da tehdit uyandıran durumların sunulduğu farklı deney koşullarında değişip değişmediğini ortaya çıkarmaktır. İkincisi ise, algılanan tehdit ve bireysel farklılık değişkeni olan otoriterlik kavramı arasındaki etkileşimi gözlemlemektir. Elde ettiğimiz ampirik bulgular empati uyandıran manipülasyonun öğrencilerin Suriyeli mültecilere karşı olan önyargı düzeylerini azalttığını göstermektedir. İkinci bulgu ise tehdit algısını arttıran metinleri okuyan öğrencilerin Suriyeli mültecilere karşı daha yüksek önyargı ile yaklaştıklarını göstermektedir. Son olarak, kişilerin otoriter kişilik eğilimlerinin önyargı düzeyleri üzerinde anlamlı bir etki yaratmasını beklememize rağmen, mevcut bulgularımız bu beklentimizi desteklememektedir. Başka bir deyişle tehdit algısını tetikleyen metinler düşük otoriterlik düzeyine sahip olan öğrencilerin önyargılarını artırırken, yüksek otoriterlik kişiliğine sahip olan öğrenciler üzerinde anlamlı bir etki yaratmamıştır.

Aylin Aydın Çakır & Gül Arıkan Akdağ (2019) "Uluslararası Antlaşmaların Analizi Üzerinden Adalet ve Kalkınma Partisi Döneminde Türkiye’nin Değişen Ortadoğu Politikası” International Journal of Political Science & Urban Studies Cilt: 7, Sayı: 1, 148-167 (Makale)

  • English: Turkish foreign policy under AKP incumbency has been studied by a great number of scholars. These studies have mostly argued that there has been an increase in the relations of Turkey with the Middle Eastern countries and a shift towards soft power policies in these relations. Although the main arguments of these studies and their evidence are persuasive, they seem far from providing a systematic and uniform account of this change. The aim of this study is to fulfill this gap by testing the existing arguments on Turkey’s Middle Eastern foreign policy under the rule of the AKP. In this regard, we test four key hypotheses by using the international agreements approved by the Turkish Grand National Assembly (TGNA) between the years 1984 and 2015. First, by looking at the signatory parties to these agreements we show whether there has been an increase in Turkey’s relations with the Middle Eastern countries under the rule of the AKP. Second, by looking at the content of these agreements we investigate whether there has been a shift from using hard power to soft power mechanisms. By comparing all these factors across all governments that were in power since the 1980s we do not only empirically show to what extent Turkey’s Middle Eastern foreign policy under the AKP government differs from the previous governments but also present the change in the level of activism and the use of foreign policy mechanisms across different AKP governments. The results of the study partly confirm the hypothesis present in the literature. First, although the data signals a quantitative increase in the relations with Middle Eastern countries when proportioned with the relations with other regions, it signals that the first and second AKP governments fall behind the first ANAP government. Second, in contrast to the arguments of actual studies, the data does not indicate a decrease in the use of hard power or increase in soft power policies. Contrary, a considerable increase can be observed in security issues during the second and third AKP governments. Third, the analysis of agreements signed with Middle Eastern countries indicates no increase in the economy but an increase in energy, environment, education, and culture related agreements. Lastly, although the analysis of the data shows an increasing trend in the relations with the international organizations during the AKP era, its magnitude is not higher than the previous governments.
  • Türkçe: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde Türk dış politikasının seyri pek çok araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmalar genellikle, bu dönem dış politikasında Ortadoğu’yla olan ilişkilerde bir artış ve bu ilişkilerde özellikle yumuşak güç kullanımına bir kayış olduğunu iddia etmektedirler. Bu araştırmaların temel savları ve bu savları destekleyen kanıtlar ikna edici olsa da Türkiye’nin dış politikasındaki değişimi sistematik ve bütüncül şekilde göstermekten uzak görünmektedir. Bu çalışmanın amacı AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin Ortadoğu politikasında meydana gelen değişimin boyutları konusunda iddia edilen temel savları ampirik olarak test etmektir. Bu doğrultuda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1984 ve 2015 yılları arasında onaylanan uluslararası antlaşmalar imzacı taraflar, konu ve içerik bakımından kodlanmış ve literatürdeki dört temel hipotez bu orijinal veri seti kullanılarak test edilmiştir. İlk olarak, çalışmada AKP hükümetiyle birlikte Ortadoğu ülkeleriyle olan ilişkilerde bir yükselme olup olmadığı irdelenmiştir. Ardından, sert güç kullanımından yumuşak güç kullanımına bir kayma olup olmadığı araştırılmış ve varsa hangi yumuşak güç aracının daha çok kullanıldığı ampirik olarak gösterilmiştir. Son olarak, Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine yönelik politikasında farklı AKP hükümetleri boyunca dönemsel bir değişim olup olmadığı ortaya konulmuştur. Çalışmanın bulguları literatürde var olan hipotezleri kısmı olarak desteklemektedir. İlk olarak, veriler, AKP döneminde Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerde sayısal olarak bir artışı işaret ediyor olsa da bu artışın diğer bölgelerle olan ilişkilerle orantılandığında birinci ve ikinci AKP hükümetlerinin birinci ANAP hükümetinin gerisinde kaldığına işaret etmektedir. İkinci olarak veriler, literatürün iddia ettiğinin tersine sert güç kullanımında bir azalmaya veya yumuşak güç kullanımında bir artışa işaret etmemektedir. Aksine ikinci ve üçüncü AKP dönemlerinde güvenlik konularıyla ilgili yapılan antlaşmalarda belirgin bir artış göze çarpmaktadır. Üçüncü olarak, Ortadoğu ülkeleri ile imzalanan antlaşmaların analizi ekonomi içerikli antlaşmalarda bir artış olmadığını ama enerji, çevre, eğitim ve kültür gibi başka yumuşak güç araçlarının AKP’nin iktidara gelişi ile birlikte baskın hale geldiğini göstermektedir. Dördüncü olarak, veriler incelendiğinde, AKP dönemi Türkiye’nin Ortadoğu politikasında bölgedeki uluslararası örgütlerle olan işbirliği giderek artan bir yön gözlemlense de, önceki tüm hükümet dönemlerinden daha yüksek seviyede olmadığı görülmektedir.

Cengiz Erişen (2020) “Anger in Political Decision Making” Oxford Research Encyclopedia of Politics. (Makale)

  • One of the most frequently evoked emotions on a daily basis is anger. Regardless of time and context, anger is a central emotion of action and motivation. Closely related with a number of high arousal negative emotions, such as hatred, disgust, feelings of revenge, and contempt, anger stands out among all with its neural and appraisal foundations and attitudinal and behavioral consequences. More importantly, anger differs from anxiety in essential aspects that place the two emotions in different dimensions. So far, various studies have demonstrated the potential consequences of anger (and its distinct nature from anxiety) across an array of domains including risk assessments, policy preferences, information processing and motivated biases, political participation, social media engagement, group relations and ethnocentrism, intractable conflicts and conflict resolution, and vote behavior. Some others have treated anger as a mediator or a moderator between prior attitudes and beliefs, with evidence on how it could alter primary associations. It is thus relevant to begin with the overview of the theoretical debates and matters of conceptualization, followed by a discussion of how anger differs from anxiety. In pursuit of these foundations, contemporary research tackles the domains where anger plays a critical role in exploration of early 21st-century phenomena such as the populist surge, growing polarization, and disconnected networks across distinct contexts.

 

Cengiz Erişen, David P. Redlawsk, Erin Hennes, Zoe Oxley, Darren Schreiber & Barbara Vis (2020) Oxford Encyclopedia of Political Decision Making, Oxford University Press, Oxford, UK. (Kitap)

  • The Oxford Encyclopedia of Political Decision Making will examine both core arguments and broader issues in the field of decision making, creating connections between theoretical, methodological, and empirical work through entries by leading scholars. On a rolling basis, the articles will be published online in advance of the print encyclopedia, as part of the Oxford Research Encyclopedia of Politics.

Cengiz Erişen, Sofia Vasilopoulou & Çiğdem Kentmen Çin (2019) "Emotional reactions to immigration and support for EU cooperation on immigration and terrorism", Journal of European Public Policy, Cilt: 27, Sayı: 6, 795-813 (Makale)

  • What explains variation in European citizens’ support for common EU immigration and counter-terrorism policies? We advance extant literature that focuses on the utility versus identity debate by focusing on individuals’ emotional reactions. Drawing on theories of affect, we show that citizens’ emotions about immigration are integral to their preferences for EU cooperation on the dual questions of immigration and terrorism. We hypothesise that while anger about immigration is associated with opposition to cooperation on both policies, fear about immigration is associated with support for a common EU counter-terrorism strategy. Using a large-N cross-sectional survey conducted in Germany and the Netherlands, our analyses confirm our hypotheses. Our findings have implications for the progress of European integration and the scope of public approval of EU common policies.

 

Cengiz Erişen, Rezarta Bilali & Yeshim Iqbal (2019) "The Role of Lay Beliefs about Group Transgressions on Acceptance of Responsibility for Ingroup Harm-Doing", European Journal of Social Psychology. Cilt: 49, Sayı: 5, 992-1006. (Makale)

  • Denial of responsibility by perpetrator groups is the most common response to group based transgressions. Refusal to acknowledge responsibility has dire consequences for intergroup relations. In this research we assessed whether shifting lay beliefs about group based transgressions in general influences acceptance of responsibility for a specific ingroup transgression. In two experimental studies we manipulated lay beliefs about group transgressions as reflecting either a group's stable character (i.e., a global defect construal) or a specific characteristic (i.e., a specific defect construal). Specific defect construals (compared to global defect construals) increased acceptance of ingroup responsibility by increasing group malleability beliefs, but reduced acceptance of ingroup responsibility by reducing the ingroup's perceived moral failure. These effects were moderated by ingroup superiority in Study 1, but not Study 2. We draw implications for our understanding of mechanisms of denial of responsibility, identity threat, and coping with this threat.

Ebru İlter Akarçay & Bilgen Sütçüoğlu (2020), “Uluslararasılaşan Kurban Dernekleri ve Bellek Hareketi: İspanya’da Sivil Toplumun Dönüşümü”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt: 75, Sayı: 2, 489-515  (Makale)

  • English: Policies dealing with the past have become a common practice in post-conflict and post-authoritarian contexts. The central role assumed by the victims in these processes has begun to appear under the spotlight in recent years, despite being a dimension neglected in the literature on transitional justice. A prime example revealing the need for a victim-based approach is the Spanish experience. Following a policy of forgetting the Civil War and the Dictatorship for the sake of reconciliation, victims’ associations carry a grassroots demand for reckoning to the national and international agenda. Regardless of their differences and discord stemming from space, themes, episodes and ideology, the associations are argued, here, to constitute a pluralist environment. They transform the civil society and contribute to the enhancement of social capital. This study focuses on the societal factors, rather than the public institutions and policies in the realm of memory. The search for social reconciliation, the impact of generational replacement, the widening definition of the victim, the privatization of memory, the inequalities between the victims are explored as the main pillars of the transformation. Despite the belief that the culture of impunity persists, a restructuring of memory through social transformation and the politicization and internationalization of victims’ associations, is witnessed.
  • Türkçe: Günümüzde, çatışma ve otoriter dönemleri izleyen yıllarda geçmişle yüzleşme politikalarının yaygınlaştığı görülmektedir. Genellikle geçiş dönemi adaleti literatüründe göz ardı edilen bir boyut olmasına rağmen, kurbanların bu süreçlerdeki merkezi rolü giderek daha fazla mercek altına alınmaya başlandı. Kurban odaklı bir yaklaşımın gerekliliğini gözler önüne seren başlıca örneklerden biri, İspanya’nın tecrübesinde saklıdır. İspanya’da, uzlaşma uğruna, iç savaş ve diktatörlük dönemlerini unutma siyasetinin ardından kurban dernekleri tabandan gelen bir geçmişle yüzleşme talebini ülke gündemi hatta uluslararası platformlara taşımaktalar. Bu makalede, mekân, tema, dönem ve ideoloji temelli farklılık ve ihtilaflarına rağmen, derneklerin çoğulcu bir ortam inşa ettikleri savunulmaktadır. Sivil toplumun çehresini dönüştürür ve sosyal sermaye unsuru rolünü üstlenirler. Bu çalışma, bellek alanındaki kamu kurum ve politikaları yerine, toplumsal olana odaklanır. Sosyal uzlaşma arayışı, kuşak değişiminin yarattığı etki, kurban tanımının giderek kapsayıcı hal alması, belleğin özelleştirilmesi, kurbanlar arası eşitsizlikler gibi olgular ülkedeki dönüşümün en temel taşıyıcıları olarak irdelenmektedirler. İspanya’da cezasızlık kültürünün devam ettiği inancına rağmen, toplumsal dönüşümün öncülerinden siyasallaşan ve uluslararasılaşan kurban derneklerinin belleği yeniden şekillendirmelerine tanıklık edilmektedir.

 

 

Ebru İlter Akarçay (2020), “Demokrasilerde Darbe Geçirmezliğe Yakından Bakmak: Sivil-Asker İlişkilerinde İspanya Örneği”, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 38, 145-185. (Makale)

  • English: Coup-proofing is defined as the entire set of strategies intended to ensure the continuity of democratic regimes and their alternatives. Even though the claim that democratic political systems can encounter coup risks is acknowledged by studies on coup-proofing, the precautions placed under analysis have predominantly been of the type that political systems with a poor democratic record can implement. The experiences of political systems undergoing democratic transition and consolidation when confronted by coup attempts and the steps they take to prevent the repetition of these attempts have rarely been scrutinized. The principal aim of this study is to trace the coup-proofing strategies in political systems that are democratizing. Spain’s journey points out how lessons contributing to the advance of democracy can be learnt from coup attempts and the possibility of repetition can be contained. The steps taken by Spain, which is considered to constitute an example and a model in transitioning to democracy, suggests what measures can be put into practice without eroding the quality of the democratic regime. While coup-proofing was aimed through political liberalization, transformation of the composition of the military cadres via appointments, appeasement, limited resort to punitive measures, and rule through assembling, the search for international alliances was the method resorted to in managing risks involved in the process. The main finding is that, in a manner that diverges from the theoretical discussion on coup-proofing, it is possible to safeguard democratic consolidation in the company of steps geared towards observing a minimal degree of punitive measures and assembling under one roof.
  • Türkçe: Darbe geçirmezlik, demokratik rejimler ve alternatiflerinin devamlılığını sağlamaya yönelik bir stratejiler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Demokratik sistemlerin de darbe riskiyle karşılaşabildikleri savı kabul görse de, irdelenen önlemler çoğunlukla zayıf demokratik karnelere sahip sistemlerin uygulayabilecekleri türdendir. Demokrasiye geçiş ve pekişme dönemlerindeki darbe girişimleri ve bu girişimlerin tekrarının önünü almak için atılan adımlar seyrek olarak mercek altına alınmaktadır. Çalışmanın başlıca hedefi, demokratikleşen sistemlerde darbe geçirmezlik stratejilerinin izlerini aramaktır. İspanya’nın serüveni, darbe girişimlerinden demokrasinin gelişimine katkı yapacak dersler çıkarılabileceği ve tekrarlanma ihtimalinin önünün alınabileceğine işaret etmektedir. Demokrasiye geçişte örnek teşkil ettiğine inanılan İspanya’nın adımları, demokratik rejimin kalitesini zedelemeden uygulanabilecek önlemlere ilişkin fikir vermektedir. Siyasal liberalleşme, atamalarla kadro yapısını dönüştürme, yatıştırma, sınırlı cezalandırma, birleştirerek yönetme yollarıyla darbe geçirmezlik hedeflenirken, uluslararası ittifak arayışları süreçteki riskleri yönetmek için başvurulan yöntem olarak öne çıkmaktadır. Temel bulgu, darbe geçirmezlik üzerine süregelen kuramsal tartışmalardan ayrışacak şekilde, asgari cezalandırma ile tek çatı altında toplamaya yönelik adımlarla demokratik pekişmenin güvence altına alınabildiğidir.

Ebru İlter Akarçay (2020), “Unraveling Presidentialism: Learning from the Latin American Experience”, Alternatif Politika, Cilt: 12, Sayı: 1, 204-227. (Makale)

  • English: Early studies on presidentialism associated the design with political instability and weak democratic credentials, with deeply divided societies being particularly advised not to craft presidential regimes. Practices of presidentialism around the world later reframed the debate, as the focus shifted to variants of presidentialism. Presidentialism, in all its shades and colors, negates a monolithic set of political outcomes as evidenced by the constant experimentation in Latin America. This study scrutinizes how some reforms in Latin America served to pluralize presidentialism whereas other steps reinforced the opposite results. Lessons can be drawn from the two steps forward and one step back advance of presidentialism in the region. While the changing role of vice presidency, the impact of electoral system reform, and allowing for presidential exit through the intervention of the electorate diffuse power, the growing legislative powers of presidents and flexibilization of term limits dent pluralization.
  • Türkçe: Başkanlık sistemi üzerine yapılan erken çalışmalarda, bu tür bir tasarım siyasi istikrarsızlık ve zayıf demokratik sicil ile ilişkilendirilirken, özellikle de derin fay hatlarıyla ayrılan toplumlar başkanlık sistemi inşa etmemeleri yönünde uyarıldılar. Dünya genelindeki başkanlık sistemi uygulamaları, farklı başkanlık sistemi türleri mercek altına alınmaya başlandıkça, tartışmayı ayrı bir çerçeveye taşıdı. Tüm renk ve tonlarıyla başkanlık sistemi, Latin Amerika’nın sürekli denemelerinden açıkça görüldüğü üzere, tek tip bir dizi siyasi sonucu yadsır. Bu çalışma, bazı adımlar başkanlık sistemlerini çoğulculaştırırken, diğerlerinin aksi yönde sonuçları güçlendirmelerini inceler. Latin Amerika başkanlık sistemlerinin iki adım ileri ve bir adım geri ritmiyle ilerlemelerinden ders çıkarılabilir. Başkan yardımcılığı makamının değişen rolü, seçim sistemi reformunun etkisi ve başkanların seçmen müdahalesiyle görevden alınabilmeleri gücü yayar ve dağıtırken, başkanların artan yasa koyucu yetkileri ve esneklik kazanan görev dönemi sınırlamaları çoğulculaşmayı zedeler.

Ebru İlter Akarçay (2020), “Caught Up in Threats, Settlements Under Duress, and a Contested Resurgence of Developmentalism: The Trump Administration and Latin America” in Hanefi Yazıcı & Mim Kemal Öke (edt.) Ultra-Nationalist Policies of Trump and Reflections in the World, Berlin: Peter Lang. (Kitap Bölümü)

  • It is commonly argued that, under Trump administration, the U.S. abandoned the rest of the Americas. Trump’s failure to attend the summit of the Americas, withdrawal from the Trans-Pacific Partnership (TPP) agreement, renegotiation of the North American Free Trade Agreement (NAFTA), lack of support for the Organization of American States (OAS) have been the frequently enumerated indicators. The America First Policy outlined during the President’s inauguration address is treated as an explanation. Trump called for the protection of U.S. borders from the ‘ravages’ of countries “making the products, stealing the companies, and destroying the jobs”1 of the U.S. and blamed Latin America for exporting its most undesired elements, while feeding off the U.S. potential. Venezuela and Cuba might have been expected to top Trump administration’s foreign policy agenda. A shift in U.S. foreign policy priorities nonetheless proved inevitable, given the rising prominence of immigration and the caravan of migrants. Mexico and the Northern Triangle countries of Guatemala, Honduras, and El Salvador came under the spotlight in U.S. diplomatic efforts. This chapter intends to identify the opportunities and predicaments faced by the Trump administration in its relations with Latin America. It then explores the use and the threat of the use of sanctions as a foreign policy tool under Trump’s presidency. Bilateral settlements delivered through such sanctions or threats are examined in the second part of the chapter.

 

Ebru İlter Akarçay & Volkan İpek (2020) “To Democratize or Not? Trials and Tribulations in the Postcolonial World”, Cambridge Scholars Publishing (Kitap)

  • This volume, a product of the first Tricontinental Conference organized by Yeditepe University, İstanbul, brings together perspectives on democracy and development in Africa, the Middle East and Latin America. Representing local voices and insight, the contributors here respond to the dearth of comparative analysis on these three regions. In spite of the differences observed in colonial practices and postcolonial transitions, a shared disenchantment with the performance of competitive politics comes to the forefront in these geographical areas. Decades after decolonization, low-intensity democracy and the continuing potential for democratic reversals and backsliding make the study of these three regions relevant. Considering the debates on protests, social upheavals, activism, change and continuity, this book encourages the reader to survey the various trials and tribulations of the postcolonial era.

Feroz Ahmad (2019) “The Young Turks: Struggle for the Ottoman Empire, 1914-1918” İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Kitap)

  • The Unionists hoped to do so by avoiding any further wars and ending their isolation by forming an alliance with the Triple Entente composed of England, France and Russia. When they were turndown by the Entente powers, they turned to Germany. Berlin finally signed the alliance after the war had begun in Europe in August. Germany’s reason was ideological: the Ottoman Sultan-Caliph could broaden the war by declaring jihad or “holy war” against the Entente powers, causing Muslims to rebel in British India and Egypt, French North Africa, and the Russian Caucasus. Though the Ottomans were allied with Germany, they believed that the alliance did not commit them to enter the war. But their treasury was empty and the economic situation precarious. Only Germany was willing to give loans, but only on the condition they enter the war. Istanbul was forced to submit and entered the war after the Black Sea incident when Ottoman ships –led by a German admiral– bombarded Russia’s ports on 29 October and the Entente declared war on the Ottomans in November. Istanbul declared jihad on the 11th and that turned a European war into a world war, thus extending it by perhaps three years. This book is a study of the Young Turks and their struggle to save the Ottoman Empire during the Great War of 1914-1918. It is the sequel to The Young Turks the Committee of Union and Progress in Turkish Politics, 1908-1914.

Furkan Durmaz (2020), “The Important Question: Why and How Croatia Got Acceptance Whilst Serbia and Bosnia Denied By EU” Contemporary Research in Economics and Social Sciences Cilt: 4 Sayı: 1 (Makale)

  • English: As it known, Balkan countries have always been in an important position for the EU. Especially with the dissolution of Yugoslavia, the EU has introduced its policies to these countries and provided economic and social assistance for them. Thanks to these aids, most countries have converged to the EU. However, at this point, the different policies pursued by the countries and the countries that support or do not support the countries have played an important role in the EU membership process. The point that is especially taken into consideration here is that although most of the Western Balkan countries have started their EU membership processes in the same period, some of them became successful at this point while others have failed. Particularly in this process, the concept of Europeanization and European identity become effective. This situation is examined in this study in terms of Serbia, Bosnia and Herzegovina, and Croatia.
  • Türkçe: Bilindiği üzere Balkan ülkeleri her zaman AB için önemli bir konumda olmuşlardır. Özellikle Yugoslavya'nın dağılmasıyla Avrupa Birliği kendi politikalarını bu ülkelere tanıtmış ve onlara ekonomik ve sosyal yardım sağlamıştır. Bu yardımlar sayesinde çoğu ülke AB'ye yaklaşmıştır. Ancak bu noktada, ülkelerin ve ülkeleri destekleyen veya desteklemeyen ülkelerin izlediği farklı politikalar AB üyelik sürecinde önemli rol oynamıştır. Burada dikkate alınan nokta, Batı Balkan ülkelerinin çoğu aynı dönemde AB üyelik süreçlerine başlamış olsa da, bazıları bu noktada başarılı olurken, diğerleri başarısız olmuştur. Özellikle bu süreçte Avrupalılaşma kavramı ve Avrupa kimliği etkili olmaktadır. Bu durum bu çalışmada, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Hırvatistan açısından incelenmiştir. Bu çalışma, Sırbistan ve Bosna-Hersek AB tarafından reddedilirken Hırvatistan'ın neden ve nasıl kabul edildiği sorusunu yanıtlamaya çalışır. Bu soruyu incelemek için Avrupalılaşma ve Avrupa kimliği çok önemli olacaktır.

Gizem Alioğlu Çakmak, Volkan İşbaşaran (2020) “Terrorist Attacks in Europe and Turkey: Securitization of Turkey in the 8th European Parliament Plenary Debates” Contemporary Research in Economics and Social Sciences Cilt: 4, Sayı: 1, 7-33 (Makale)

  • English: This article focuses on the discourses of political party groups by analyzing the statements given by the members of the European Parliament (MEPs) about in Turkey the Plenary Sessions about terrorism during the Eight European Parliament. This study argues that during the period between 2014 and 2019, Turkey’s otherness has been reinforced and discursively constructed especially by the right-wing populist political party groups. By doing so, we have utilized the Securitization Theory of Copenhagen School as our framework in which security is defined as a product of speech act. The statements from the MEPs were categorized as positive or negative statements. Then, these data were analyzed in detail to see if there are significant differences between the discourses of different political groups in the European Parliament on Turkey.
  • Türkçe: Bu makale, Avrupa Parlamentosu (MEP) üyelerinin Türkiye'de Sekiz Avrupa Parlamentosu'nda terörizmle ilgili Genel Kurullar hakkındaki açıklamalarını analiz ederek siyasi parti gruplarının söylemlerine odaklanmaktadır. Bu çalışma, 2014-2019 yılları arasında Türkiye'nin ötekiliğinin özellikle sağcı popülist siyasi parti grupları tarafından güçlendirildiğini ve söylemsel olarak inşa edildiğini savunuyor. Böylece güvenliğin bir konuşma eylemi ürünü olarak tanımlandığı çerçevemiz olarak Kopenhag Okulu Güvenlikleştirme Teorisi'ni kullandık. Avrupa Parlamentosu üyelerinin ifadeleri, olumlu ya da olumsuz ifadeler olarak kategorize edildi. Ardından, Avrupa Parlamentosu'ndaki farklı siyasi grupların söylemleri arasında önemli farklılıklar olup olmadığını görmek için bu veriler ayrıntılı olarak analiz edilmiştir.

Gizem Alioğlu Çakmak (2019) “Greece and Turkey in Conflict and Cooperation: From Europeanization to De-Europeanization” Alexis Heraclides (ed.), Routledge (Kitap)

  • This book offers a sober, contemplative and comprehensive coverage of Greek–Turkish relations, covering in depth the current political climate, with due regard to the historical dimension. The book includes up to date accounts of the traditional areas of unresolved discord (Aegean, minorities, Cyprus, the Patriarchate), with emphasis on why they remain contentious until today, despite the thaw in Greek-Turkish relations from 1999 until recently. It also covers new topics and challenges, which have led to cooperation as well as friction, such as unprecedented economic cooperation, energy, or the refugee crisis. Furthermore, the volume deals with the ‘Europeanization’ of Greek-Turkish relations and other facilitating factors as they appeared in the first decade of the 21st century (including the role of civil society) as well as the contrary, ‘de-Europeanization’ from the 2010 onwards, which presages a hazardous downward trend in their relations, often not helped by the media in both countries, which is also examined. This volume will be essential reading to scholars and students of Greek-Turkish relations, more generally Greece and Turkey, and more broadly to the study of South European Politics, European Union politics, security studies and International Relations.

Gizem Alioğlu Çakmak (2019) “Yunanistan’daki Roman haklarının Avrupa Birliği’nin normatif gücü ışığında sorgulanması” Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Cilt 17, Sayı 27, 395-424 (Makale)

  • Romanlara yönelik ırkçılık, ayrımcılık ve gündelik yaşamlarında karşılaştıkları temel insan hak ihlalleri, dünyanın ve Avrupa'nın farklı yerlerinde artarak devam etmektedir. Bu çalışma 1981 yılında Avrupa Topluluğu üyesi olmuş Yunanistan'ın Romanlara yönelik uyguladığı politikalardaki süreklilik ve değişimleri sebep ve sonuçları ile analiz etmektedir. Bu bağlamda Roman kimliğinin devamlılığını sağlayan sosyo-ekonomik yaşam, eğitim, barınma, sağlık, örgütlenme ve negatif algılar parametreleri ekseninde Romanlara yönelik uygulamalar sorgulanmakta ve eski-yeni sorunlar ekseninde hak ihlallerinin ne derece son bulduğuna cevap aranmaktadır. Çalışmanın temel amacı, Romanlara yönelik Yunanistan'ın izlemiş olduğu politikalar ve atmış olduğu somut adımlarda Avrupa Birliği (AB) normlarının ve Avrupa'nın normatif gücünün etkisini analiz etmektir. Bu bağlamda, Ian Manners'in 2002 yılında ortaya koyduğu olduğu "normatif güç kavramı" ışığında, Yunanistan'ın 1981 yılından günümüze Romanların hakların sağlanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ile ilgili somut adımlarda AB'nin dönüştürücü etkisi tartışılmaktadır. Bu eksende çalışmanın temel argümanı, Yunanistan'ın Romanların temel hak ihlallerinin son bulmasına yönelik attığı neredeyse tüm uygulamaların temelinde, Avrupa normlarının etkisi ve AB tarafından sağlanan maddi yardım ve fonlarla desteklenen normatif gücü bulunmaktadır. Bu çalışmada da ortaya konduğu üzere, özellikle 2014-2020 Kalkınma Çerçevesi için Ortaklık Anlaşması kapsamında Romanların yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik atılmış birçok somut adım ve hayata geçirilmiş düzenlemelere rağmen, Romanların temel insan haklardan faydalanmaları yönündeki eksiklikler 2019 itibarıyla devam etmektedir. Bu da Yunanistan'daki Romanların çoğunluk toplum ile entegre olmalarını daha da geciktirmekte, onları kendi gettolarında kendi sorunlarıyla mücadele etmelerine devam ettirmektedir.

Gizem Alioğlu Çakmak (2019) “Greek Nationalism versus Europeanızation: From Ethnic to Civic Nationalism?” Balkan Araştırma Enstitüsü Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 2, 201-234 (Makale)

  • English: Since its emergence in the 19th century, ethnic nationalism has had a significant impact on both state policies and the social sphere in Greece. The Greek Church and education system played a significant role in the consolidation of ethnic nationalist understanding in society and the state apparatus. The constitution also recognizes orthodoxy as an integral part of Greek identity, which makes non-Orthodox Greek citizens a secondary citizen. Also, Article 19 of the Greek citizenship law, which was in force until 1998, divided Greek citizens into two categories: “Greeks” and “non-Greeks”. Since the 1990s, this ethnic nationalist approach has been criticized by Greece's Western European partners and European institutions. In the same period, Greece underwent a rapid Europeanization process, and there were positive developments in minority rights such as the abolishment of Article 19. This study aims to analyze the impact of Europeanization in Greece on ethnic nationalism, which is decisive at the state and social levels. In doing so, it is to analyze the relationship between Greek nationalism and Europeanization within the framework of Kohn’s classification of ethnic-social (civic) nationalism. This study aims to answer the question of whether there is a shift from ethnic nationalism to a civic (inclusive) understanding of nationalism in Greece due to the Europeanization efforts since the second half of the 1990s.
  • Türkçe: Yunanistan’da etnik milliyetçilik, 19. yüzyıldan bu yana hem devletin yürüttüğü politikalarda, hem de toplumsal alanda önemli bir etkiye sahip olmuştur. Yunanistan Kilisesi ve eğitim sistemi etnik milliyetçi anlayışın toplumda ve devlette yerleşmesinde büyük rol oynamıştır. Ortodoksluk, Yunan kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak anayasa tarafından tanınmış ve bu tanımlama Ortodoks olmayan Yunan vatandaşlarını ikincil vatandaş haline getirmiştir. Yunanistan vatandaşlık yasasının 1998’e kadar yürürlükte kalan 19. Maddesi Yunan vatandaşlarını “Yunan ırkından olan” ve “Yunan ırkından olmayan” olmak üzere ikiye ayırmaktaydı. 1990’lardan itibaren bu etnik milliyetçi anlayış Yunanistan’ın Batı Avrupalı ortakları ve Avrupa kurumları tarafından eleştirilmeye başlanmıştır. Aynı dönemde hızlı bir Avrupalılaşma sürecine giren Yunanistan’da azınlık haklarında olumlu gelişmeler yaşanmış ve 19. Madde kaldırılmıştır. Bu çalışmasının amacı, Kohn’un etnik-toplumsal (sivil) milliyetçilik sınıflandırması çerçevesinde Yunan milliyetçiliğinin Avrupalılaşma ile ilişkisini analiz etmektir. Bu çalışma, 1990’ların ikinci yarısından itibaren, Avrupalılaşma çabaları sayesinde, Yunanistan’da etnik milliyetçilikten sivil milliyetçilik anlayışına geçiş olup olmadığı sorusunu cevaplamayı amaçlamaktadır.

Hüseyin Batuhan Şar (2020) “Abe Doktrini: Devamlılık mı Ayrılma mı?” Asya-Pasifik Çalışmalarında Yeni Ufuklar (Kitap Bölümü)

  • Shinzo Abe’nin ikinci kez Başbakan seçildiği 2012 yılından beri Japon dış politikasında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Abe hükümetinin iç ve dış politikada etkin bir Japonya yaratmak amacıyla benimsediği politikalar önceki hükümetlerin politikalarından çok daha farklıdır. Ülkenin askeri gücünü genişletmeyi, ABD-Japonya ittifakını ve Japonya’nın uluslararası etkinliğini arttırmayı hedefleyen bu politikalar birçok yazar tarafından Abe Doktrini olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı Abe Doktrini’nin Japon dış politikasındaki konumunu değerlendirmek ve bu doktrinin geleneksel Japon dış politikasına göre devamlılık mı sağladığı yoksa ayrılmaya mı neden olduğu sorusunu cevaplamaktır. Çalışma çerçevesinde nedenleri daha detaylı olarak belirtileceği üzere Abe Doktrini bir devamlılık ya da bir ayrılma değildir, bir adaptasyondur. Bu sonuca varmak için çalışma, Abe Doktrini’nin tarihsel arka planı, uluslararası yönelimi, Japonya’nın Asya ve Güneydoğu Asya bölgesindeki ulusal rolünü, Abe hükümetinin amaçları ve bu amaçları gerçekleştirmek için kullandığı araçlar açısından incelemiştir. Daha önce Abe Doktrini hakkındaki çalışmalar, doktrinin Japon dış politikasındaki konumunu incelemekten ziyade doktrinin ana unsurlarına ve Japon dış politikasındaki geleceğine odaklanmışlardır. Bu çalışma doktrinin Japon dış politikasındaki konumunu değerlendirerek literatürdeki önemli boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.

İlkim Büke Okyar (2020) “Ethnic stereotyping and the significant other: re-imagining the Kurd in early Turkish political cartoons” Middle Eastern Studies, Cilt: 56, Sayı: 4, 607-625 (Makale)

  • This article examines about a hundred cartoons published during the decade long Kurdish insurgency in the eve of the establishment of the Republic of Turkey from 1925-1938. It attempts to assess how the relational construction between colloquial culture, the cultural construction of national characters and the state discourse are intertwined in defining the self and the other in the development of Turkish national identity. The article seeks to highlight the importance of previously neglected late Ottoman and early Republican colloquial Turkish political cartoons. This approach is crucial to any attempt at capturing the voice of nationalist discourse in the early Republican period, where the perceived image of the Kurd as the significant internal other is tainted forever by its supremacist origins.

İlkim Büke Okyar (2019) “Kimlik Çatışmalarında İskenderun Sancağı: Tarık Mümtaz ve Karagöz, Monografik Bir Çalışma” Mustafa Kemal University Journal of Social Sciences Institute, Cilt: 16, Sayı: 44 (Makale)

  • English: My article is a monographic study that aims to contribute an original source into the literature. The study is originated in a serendipitous discovery of rare collection of Tarik Mumtaz’s political satire gazette Karagöz published in Sanjak of Alexandretta between 1933-1934. For a long time this publication had gone unnoticed and remained an untouched yet potentially valuable source for the study of Sanjak’s history. Various sources have documented the Alexandretta dispute, but scholars have almost entirely privileged on the dispute itself, emphasizing mainly on the political aspects of the period from 1936 to the inclusion of the Sanjak to Turkey in 1939. However, the scholars failed to engage in deeper analysis to examine the content of the popular print media to consider its importance in perception building in a province where the national identity building was the main theme. I hope this research will contribute to the formation of an interdisciplinary approach to this specific era in Turkish history
  • Türkçe: 1930’ların başında Suriye’nin bağımsızlık mücadelesi süreciyle birlikte hız kazanan Sancak meselesi bölgedeki kimlik ve aidiyet tartışmalarını iyice çatışmalı bir hale getirmiştir. Arapların hayal ettiği millet kavramı ile Sancak Türklerininki birbiriyle örtüşmemektedir. Bu çatışma içinde dil ve kültür, Sancak’ın akıbetinin belirlenmesindeki en önemli alanlar olarak kendilerini göstermişlerdir. Dil ve kültür üzerinden şekillenen bu kimlik ve aidiyet çekişmeleri içinde, popüler kültürün milliyetçi kadroların oluşmasındaki rolü de önemini arttırmıştır. Makalem, bu yaklaşımda, Sancak gibi tartışmalı bir bölgedeki milliyetçilik hareketlerine ışık tutan orijinal bir kaynağın literatüre katkıda bulunmasını amaçlayan, monografik bir çalışmadır. Çalışma, 1933-1934 yılları arasında İskenderun Sancağında yayınlanan Tarık Mümtaz’ın siyasi hiciv gazetesi Karagöz’ün tüm sayılarını içeren nadir koleksiyonuna dayanmaktadır. Bu çalışmanın çekişmeli siyasi bölgelerdeki milliyetçilik ve kimlik inşası üzerine yapılacak akademik incelemelere popüler kültür ve basın üzerinden katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Melih Görgün (2019) “Uluslararası Göç”, Beta Yayınları (Kitap)

  • Neredeyse her türlü göç hareketi, göç veren ve göç alan ülkelerin işgücünü önemli ölçüde etkilemektedir. Söz konusu olan göç hareketleri, eğer nitelikli, vasıflı bireylerle ilgiliyse, onları kaybeden ve kazanan ülkeler için de önemli sonuçlar doğurur. Beyin göçü olgusunun, gönderen ülkeler bağlamında ele alınırsa, bilgi akışı ve yurtdışı kurumlarla güçlenen ağlar açısından olumlu sonuçlar doğurması mümkündür. Diaspora etkileri ile ortak girişimler, ülkenin uluslararası imajı veya para transferleri gibi meselelerde önemli getiriler sağlanması da yine yüksek olasılıklar dahilindedir. Ayrıca orta vadede, beyin göçünü veren ülke de neden böyle bir yönelimin olduğuna dair iyileştirici yollara başvura- rak, eğitim kurumlarının kalitesini arttırmak veya nitelikli çalışanlarına daha iyi koşullar sağlamak gibi çözümlere de gidebilir. Yine beyin göçünü veren ülkelerde sıkça gözlenen bir gerçek, bir başka söylemle bu harekete zemin hazırlayan etkenler, sektörel ya da akademik boyutta yaratıcı gücün teşvik edilmemesi, araştırma, inceleme veya geliştirme imkanlarının sınırlı olmasıdır.  Ayrıca siyasi ya da ekonomik istikrarsızlık veya demokratik yapının sağlamlığı gibi unsurlar da beyin göçünü tetikleyen önemli sebeplerdendir. Yine sayılan bu sebeplerin göç veren ülke açısından iyileştirilmesi beyin göçünü azaltacak hatta orta ve uzun vadede de o ülkeyi beyin göçü alan bir konuma taşıyabilecektir. Beyin göçünü alan ülkeler açısından bakıldığında, sisteme dahil olan yüksek nitelikli bireylerin bilim veya teknolojiye olumlu anlamda etki edeceği aşikardır. Gönderen ülkelerle sağlanacak bilgi akışı sayesinde, yeni ortaklıklar veya yeni pazarlar da oluşturulabilmektedir. Ülkenin teknolojik anlamda, çalışmada da belirtildiği üzere, yeni patentler kazanmasını sağlayarak uluslararası perspektifte bilim, teknoloji ve eğitim alanlarda bir çeşit referans merkezi olmasını sağlar. 2017 ve 2018 yılları verileri dahilinde, G20 ülkelerine doğru olan akışın %70’lik oranı 30 yaş altı bireyler tarafından gerçekleştirilmektedir. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki, beyin göçünü gerçek- leştiren bireyler genellikle 25-35 yaş aralığında yer almaktadır. Bu bağlamda alıcı ülkenin genç nüfusuna katkı sağlaırken çalışan işgücünün eğitim ve beceri oranı ilerleyen yıllarda daha üst seviyelere çıkabilecektir.

Melih Görgün (2019). “Üniversite reformu ve Türkiye’ye Göç eden Alman Bilim İnsanları: Uluslararası Göç Bağlamında İtici ve Çekici Unsurlar.” Journal of History School, 41, 778-805. (Makale)

  • Türkiye için modernleşme hareketlerinin kökenleri oldukça eskiye dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle son dönemlerinden itibaren gerçekleştirilen modernleşme girişimleri, en önemli sonuçlarını Cumhuriyet Türkiye’sinde vermiştir. 1933 yılında gerçekleştirilen “Üniversite Reformu” özellikle eğitim alanında bu girişimlerin en önemlilerindendir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte Almanya’da yaşanan siyasal, ekonomik ve sosyolojik değişimler, orta vadede gerek ülke içinde gerek uluslararası perspektifte oldukça önemli sonuçlar doğurmuştur. Özellikle ırksal nedenlerden ötürü sistemden uzaklaştırılmaya çalışılan Yahudi Alman bilim insanları için zorlu bir süreç başlamıştır. Gitmek ya da kalmak seçenekleri bu bilim insanlarının büyük bir kısmı için ölmek ya da yaşamak ile eşdeğer olmuştur. Sözü edilen göç hareketleri tam da Türkiye’de gerçekleştirilen Üniversite Reformu ile aynı zaman dilimine denk gelmektedir. Uluslararası göç olgusunda, bu hareketi gerçekleştirmek için, gerekli karar aşamalarını şekillendirecek itici ve çekici unsurlar büyük önem taşımaktadır. Modern Türkiye’nin doğuşu ile başlayan süreç ve sonrasında gerçekleştirilmiş Üniversite Reformu, Almanya’dan göç etmeyi planlayan bilim insanları için, önemli bir hedef ülke seçeneği ortaya çıkarmıştır. Göç hareketlerinde bireylerin karar aşamasını şekillendiren bir takım itici ve çekici unsurlar vardır. Göç, eğer  uluslararası perspektifte gerçekleşiyorsa hesaba dâhil edilmesi gereken unsurlar daha da karmaşık yapıya dönüşebilir. Özetle, bazı nedenlerden ötürü ve bazı nedenler için göç kararı alınır. Bu çalışmada, Yahudi Alman bilim insanlarının Türkiye’ye gerçekleştirdikleri göç hareketleri uluslararası göç hareketlerinin itici ve çekici unsurları bağlamında incelenecektir.

Melih Görgün (2019) “The Role Of Turkish Theatre in the Process of Modernization in Turkey (1839-1946)” Yeditepe Üniversitesi Yayınevi (Kitap)

  • The main objective of this thesis is to look for, study, and analyze the answers to the following question: “How did theatre contribute to this new era which started in 1839 and led to change and modernization?” The structure of the thesis generates from theory to practise. With this configuration, the scope will get narrower towards the end of the subjects. The first important concept of the thesis is the modernization and the modernization theories. And then, the common denominators of the modernization will be discussed. This will be one of the most important parts of the study because the concepts that are searched in the theatre texts in the last part of the thesis will be the reflections of this first part. The main focus of this research is to explore and analyze theatre’s effects on the period, which started with the Tanzimat Era (1839), and then continued with the First Constitutional Era (1876), the Second Constitutional Era (1908), the declaration of the Republic (1923) and the transition to multi-party competitive politics (1946).

Melih Görgün & Hakan Sezgin Erkan (2019) “The Relations between Turkey and Russia during the Early Years of the Cold War: 1945-1952” Gokce Bayındır Goularas & Natalya Ketenci (edt.) Turkish-Russian Relations: Prospects and Challanges, Lexington Books (Kitap Bölümü)

  • Within the international perspective, one of the most important aspects of the 21st century is the fact that the organizational structure of the interna- tional order started to change. The dynamics of power among the Euro- pean states started to decline when compared to the previous centuries. In international relations, the historical perspective is formed based on the causes and effects of certain events. Therefore, it is possible to explain both a certain continuity and the dominant events that influence it. The two important actors of the international system, the Soviet Union and the United States, started their rise in America and Asia continents. After World War II, the international order started to balance on a bipolar system. This was also the initial phase of the Cold War. The fact that Turkey shares a common border with one of the aforemen- tioned major powers meant that the foreign policy measures it would take would be directly affected. The moderate relations between Turkey and the Soviet Union, which were formed with the 1921 and 1925 friendship agree- ments, continued until the end of World War II. However, the fact that the Treaty of Friendship between Turkey and Soviet Union was terminated with the request of the Soviet government increased Turkey’s concerns about the Cold War period. Following World War II, one of the most prominent foreign policy issues for Turkey was the concern caused by the neutral and impartial political attitude it displayed until almost the end of the war. During the period after the war, the expansionist policies of the Soviet Union set the stage for Turkey to create new foreign policy objectives. In this study, Turkey’s relations with the Soviet Union and the tensions between the two countries from the period between the end of World War II and Turkey’s acceptance to NATO will be analyzed through the perspective of Turkish Foreign Policy.

Meryem Nagehan Ulusoy (2020) “The Copenhagen Criteria: An Anchor for Democracy” VIADUCT Student Paper, Sayı 2 (Makale)

  • The second VIADUCT Student Paper by Meryem Nagehan Ulusoy examines the Copenhagen Criteria as tool of the European Union in the process of Europeanization of candidate countries with a special focus on Turkey. At the time of writing, Meryem Nagehan Ulusoy was a student on the MA in European Studies of Sabancı University. 

Mine Nur Küçük (2020) “Göç-Güvenlik Bağlantısını Yeniden Düşünmek: Eleştirel Güvenlik Yaklaşımları, Özgürleşme ve Türkiye’deki Suriyeli Mülteciler” Uluslarararası İlişkiler, 1-26. (Makale)

  • English: Following the end of the Cold War, critical security approaches have made significant inroads into the security studies scholarship. The relationship between migration and security has been one of the most significant issues in this literature. This article aims to discuss the novel contributions of one of the approaches in critical security studies, namely Aberystwyth school, in understanding the migration-security nexus. These contributions are examined with reference to the example of Syrian refugees in Turkey. The article also scrutinizes Copenhagen and Paris schools, which have been employed more than the Aberystwyth school concerning the migration-security nexus. It elaborates on the distinct theoretical and empirical contributions of these schools, their limitations, and how Aberystwyth school goes beyond these limitations.
  • Türkçe: Soğuk Savaş’ın bitişinden itibaren eleştirel güvenlik yaklaşımlarının güvenlik çalışmalarına önemli etkileri olmuştur. Göç ve güvenlik arasındaki ilişki bu literatürdeki en önemli konulardan birisidir. Bu makale eleştirel güvenlik çalışmalarındaki yaklaşımlarından biri olan Aberystwyth ekolünün göç-güvenlik ilişkisini anlamak için sunacağı özgün katkıları tartışmayı amaçlamaktadır. Bu katkılar, makalede Türkiye’deki Suriyeli mülteciler örneği üzerinden incelenmiştir. Makale ayrıca Aberystwyth ekolüne göre göç-güvenlik bağlantısı bağlamında literatürde daha çok ele alınan Kopenhag ve Paris ekollerinin bu bağlantıya nasıl yaklaştığını irdelemektedir. Makalede bu ekollerin literatüre sundukları farklı kuramsal ve ampirik katkılar, onların kısıtları ve bu kısıtların ötesine Aberystwyth ekolünün nasıl geçtiği de ele alınmaktadır.

Mine Nur Küçük (2019) “Feminist Kuramlarda Savaş ve Barış”, Emre Çıtak ve Sami Kiraz (der.), Uluslararası İlişkiler Kuramlarında Savaş ve Barış, Ankara: Orion, 253-278. (Kitap Bölümü)

  • Uluslararası İlişkiler disiplininde (Uİ) feminist kuramlar 1980’li yıllarda, disiplindeki egemen ontolojik, epistemolojik ve metodolojik yaklaşımların sorgulanmaya başladığı, literatürde “üçüncü tartışma” (third debate) olarak da bilinen bir dönemde ortaya çıkmıştır. Feminist Uİ kuramlarının literatüre ana katkılarından biri disiplindeki geleneksel kavram, kategori ve varsayımları problemleştirerek, bunları dönüştürmesidir. Disiplindeki merkezilikleri göz önüne alındığında “savaş” ve “barış” kavramları ve bu kavramlara dair baskın olan anlayış ve yaklaşımların sorunsallaştırarak dönüştürülmesi feminist Uİ kuramlarının literatüre yaptığı önemli katkılardan birisi olarak kabul edilebilir. Bu noktadan hareketle, bu çalışmanın amacı feminist Uİ yazınında savaş ve barış kavramlarının nasıl anlaşıldığını tartışmaktır.

Murat Arslan (2020) "Süleyman Sami Demirel: Pragmatist, Popülist", Mete Kaan Kaynar (edt.) Türkiye'nin 1970'li Yılları, İstanbul: İletişim. (Kitap Bölümü)

  • "Demirel’in 70’li yılları uzun siyasî kariyerinin belki de en tartışmalı dönemidir. Bu dönemde aldığı tüm kararlarda en önemli rolü yine pragmatizm oynar. Muhtıranın hemen ardından komutanlarla işbirliği yaparak bir önceki dönemde dile getirdiği anayasa değişiklerini gerçekleştirmesi bu kapsamdadır. Zamanı geldiğinde Nihat Erim’i başbakanlıktan indirmesi ve meclisteki çoğunluğunu kullanarak sonraki hükümetleri de adeta parmağında oynatması da. Fakat 12 Mart rejimi ile olan uyumu kendisine pahalıya mal olur ve siyasetteki normalleşmenin ardından AP sandıktan ikinci parti olarak çıkar. Bülent Ecevit Kıbrıs sonrası oluşan havayı oya çevirmek amacıyla seçime gitmek istediğinde karşısında bunu engellemek için her yola başvuracak Demirel’i bulur. 1960’lara tezat oluşturacak biçimde o artık kutuplaştırıcı bir figürdür. Zira yeni dönemin koşulları öyle gerektirmektedir. Bu vesileyle sağı tek çatı altında toplamak adına sola karşı ziyadesiyle sert bir üslup benimsemekten ve cephe olduğunu açıkça ortaya koyan milliyetçilik vurgulu koalisyonlara önayak olmaktan çekinmez. Başbakanlığı boyunca koalisyonu korumak adına ortaklarının bürokraside yuvalanmasına ve karıştıkları şiddet eylemlerine tabir-i caizse göz yumar. Bu esnada en büyük dayanağı da sayılar olur. CHP hükümetini bağımsızları tarafına çekerek düşürür ve bir dönem anayasaya uygun olmadığını söylediği azınlık hükümetini eski ortakları Türkeş ve Erbakan ile kurar. 1979’da altıncı defa başbakanlık koltuğuna oturduğunda yeni küresel ekonomik sisteme dahil olmak amacıyla 24 Ocak Kararları’nı uygulamaya koyar. Bu süreç çoğunlukla dönemin ekonomi müsteşarı Turgut Özal’la özdeşleştirilse de siyasî bedel ve sorumluluk Demirel’e aittir. Yine de bu riski almaktan çekinmez. Zira Türkiye’nin mevcut ekonomik düzeniyle yeni sistemde yer almasının imkânsız olduğunun farkındadır. Demirel zaman ilerledikçe darbenin yaklaştığını görüyor olsa dahi ne olayları yatıştırabilecek ne de orduyu durdurabilecek gücü yoktur. 12 Eylül 1980’de kendisine verilen emre bir kez daha itaat ederek Hamzakoy’a doğru yola çıkar."

Murat Arslan & Selin Türkeş Kılıç (2020) "Populism at Home, Populism in the World: The Case of Donald Trump as a Presidential Candidate" Hanefi Yazıcı & Mim Kemal Öke (edt.) Ultra-Nationalist Policies of Trump and Reflections in the World, Berlin: Peter Lang. (Kitap Bölümü)

  • Once a business tycoon, the Republican candidate Donald J. Trump was elected as the President of the United States (US) in November 2016 by defeating the Democrat candidate Hillary Rodham Clinton. His election campaign contained populist traits in which he promised to “Make America great again” by creating new jobs and restoring the American supremacy in the world. After seeing the positive results of his populist discourse in the ballot box, he did not hesitate to adopt a similar approach in foreign policy during his term of office. Since then, it would not be misleading to say that we live in a different world. This article aims to analyze the interplay between the domestic and foreign policies in Donald Trump’s election campaign by focusing on the reproduction of populism in his speeches. It looks at the processes through which the securitization of the foreign policy became a tool to differentiate between the Republican candidate’s promises and his opponents’ practices. For this purpose, the Copenhagen School’s securitization theory is employed to bring about a better understanding of populism in Trump’s discourse. The first part is on the description of the Trump-style populism with a specific focus on the reproduction of a dividing line between himself and the pure, scorned people versus the Obama-Clinton administration’s corrupt elite. Secondly, the article moves on to consider how foreign policy issues are securitized by Trump’s discursive practices.

Murat Arslan (2019) “Demirel: Bir Siyasi Biyografi” İstanbul: İletişim. (Kitap)

  • 20. yüzyıl Türkiye siyasetinin devlet aklını, daha doğrusu sağa bükülmüş “idare aklını” merak eden birinin Süleyman Demirel’e uğramadan geçmesi düşünülemez. “Türkiye yönetilmez, idare edilir” diyen Demirel’in siyasi “kariyeri” aynı zamanda dönemin siyaseti bağlamında, Türkiye’nin kırmızı çizgilerini, siyasal alanının sınırlarını ve idareci siyaset aklını ortaya koyar. Elinizde tuttuğunuz Süleyman Demirel kitabı, zaman zaman kusursuz bir pragmatizmle “meselelerin” kenarından dolaşan, onları zorlayan, zaman zaman da devlet aklıyla uzlaşma arayarak destek gördüğü kesimlerin sorunlarını çözmekten ziyade sorunun kaynağı haline gelen, defalarca hükümet kurmuş ve dağıtmış bir antikomünist “baba” figürünü resmediyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından 2000’li yıllara dek titizlikle ve dikkat çekici ayrıntılarla ele alarak, bir siyasi biyografinin ötesine geçmenin güzide bir örneğini temsil ediyor. “Her şeyi olan, insanları müşterek değerlere sahip, milli şuurun rehberliğinde, her istediğini yapabilen, her düşündüğünü söyleyebilen bir Türkiye’miz olsun istedik. Bu doğru yoldu. Büyük Türkiye’ye giden yoldu bu. Onun için doğru idi. Doğru birkaç tane değildir. Doğru bir tanedir.”

Selin Türkeş Kılıç (2019) “Justifying privileged partnership with Turkey: an analysis of debates in the European Parliament”, Turkish Studies, Cilt: 21, Sayı: 1, 29-55 (Makale)

  • This paper seeks to uncover what drives European Parliament (EP) discussions on a privileged partnership for Turkey. In line with Habermas’s Communicative Action Theory, it scrutinizes the justifications used by the Members of the European Parliament (MEPs) in the Plenary Sessions between 2005–2012, i.e. from the start of accession negotiations until the privileged partnership’s falling into disuse in EP discussions. The research reveals that the alleged benefits of privileged partnership in contrast to the costs of Turkey’s full membership constitute the backbone of the right-wing groups’ arguments whereas the objection to a privileged partnership is justified by MEPs from left-wing groups for being against the EU’s official commitments to Turkey. In disputing Turkey’s full membership, the members of the right-wing parties reconstruct a European identity in which Turkey is the constitutive other.

Selin Türkeş Kılıç & Volkan İpek (2019) “European Turkey and European Morocco: Two Identity Construction cases in the path to the EEC membership”, Turkish Journal of Middle Eastern Studies, Cilt: 6, Sayı: 2, 43-70 (Makale)

  • English: This article analyzes Kingdom of Morocco’s and Turkey’s full membership application processes to the European Economic Community (EEC) in 1987 from an identity perspective. Construction of both Morocco’s and Turkey’s European-ness are being analyzed following the postcolonial and modernization theories aspects of poststructuralist approach by taking official discourses of the political leaders in the two states at the time of application into account. In the conventional narratives of the establishment of their modern states, Morocco perceived Europe as the other in terms of its being former colonizer whereas Turkey perceived Europe as the other in terms of its being  threat to its national unity before the establishment of the Republic in 1923. In spite of this, two states tried to add European-ness onto their national identity with their application to the EEC in 1987 by being obliged to demonstrate not why European but how European they were. This obligation was shaped around the postcolonial theory for Morocco’s case, whereas it was around the modernization one for Turkey.  The article, then, takes the official discourses on European-ness by the Moroccan and Turkish leaders which were taken as dynamic processes. Later, it analyzes them in the light of postcolonial nationalism for Morocco and modernization theory for Turkey. In this respect, the article demonstrates how Europe and European-ness that was once regarded as the “other” by Turkey and Morocco were tried to add in Moroccan and Turkish national identities in the path to become a full member to the EEC. 
  • Türkçe: Bu çalışma Fas’ın ve Türkiye’nin 1987 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)’na tam üyelik başvuru süreçlerini kimlik perspektifinden incelemektedir. Fas’ın ve Türkiye’nin AET’na tam üye olabilmek için göstermeleri gereken Avrupalılık kimliği, bu bağlamda, postyapısalcı yaklaşımın içinde barındırdığı postkolonyalizm ve modernizm teorileri temelinde, o dönemki iki ülke liderlerinin söylemleri temelinde incelenmiştir. Bu noktada Fas’ın Avrupalılığı Fransız sömürgeciliği temelinde boy gösterirken Türkiye’nin Avrupalılığı ise modernleşme çerçevesinde şekillenmiştir. Çalışmanın literatür için önemi ise bu iki ülkenin Avrupa’yı bu süreçlerde farklı nedenlerle “diğer” olarak görmesine rağmen AET başvuru sürecinde milli kimliklerine Avrupalılığı eklemeye çalıştıklarını göstermelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda ülkesindeki Avrupa simgesi Fransız sömürgeciliğine karşı direnen Fas ve Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından önce milli bütünlüğü Müttefik Devletler tarafından tehdit altına alınan Türkiye kendilerini AET’na üye yapmak adına Avrupalı olduklarını iddia etmişlerdir ve bunu göstermeye çalışmışlardır. Makale bu bağlamda Türkiye ve Fas tarafından bir zamanlar “diğer” olarak kabul edilen Avrupa’nın AET’na tam üye olma yolunda Fas’ın ve Türkiye’nin ulusal kimliklerine dönemin liderleri tarafından nasıl eklenmeye çalışıldığını ortaya koymaktadır.

Volkan İpek (2020) “North Africa, Colonialism and the EU” Palgrave Macmillan: New York (Kitap)

  • This book explains the postcolonial nationalism theory of Morocco focusing on the nation’s membership application to the European Economic Community (EEC) in 1987 through the initiatives of King Hassan II. The project examines why states, such as Morocco, that have been geographically beyond the classical European borders felt European in terms of self-identity. The author uses a comparative approach, studying Tunisia, Algeria, Malta, Cyprus, to postulate why these states have opted not to apply for EEC. This work brings a new approach to the Europe-Africa relations and revisits the concept of the European enlargement.

Volkan İpek (2020) “La Politica Estera Della Turchia in Africa: I Casi del Sudan e della Somalia”, Centro Studi di Politica Internazionale Observatoria Turchia, 1-10 (Makale)

  • Turkey that has successfully been implementing its opening to the African continent since 1998 regards Sudan and Somalia as two states to implement neorealism and constructivism in its foreign policy respectively. Whereas Turkey’s relations with Sudan have been conducting within neorealism on the basis of security dynamics in East Africa specifically, its relations with Somalia have been conducting within constructivism on the basis of common religious values Turkey attributes. In the final analysis, Sudan and Somalia are two African states that Turkey does not only pioneer its general Africa policy but also two distinct laboratories that Turkey testifies how IR theories of neorealism and constructivism are implemented in foreign policy.

Volkan İpek & Jack Kalpakian (2020) “Secularism in Morocco”, ENC Analysis 3-17 (Makale)

  • This chapter examines how Morocco, a state with a constitutionally established official religion, makes room for some of its citizens, who wish to pursue secular lives. In the first section, we outline the role and the nature of Islam in the Moroccan constitution and in the de-facto ideology of the country, which dates to ‘Allal al-Fassi’s unique synthesis of tradition and modernity with Islam and Liberalism. In the second section, we outline the social and physical spaces where secular people can pursue their lives in relative freedom. In the third section, we detail the tensions and pressures that face secular people in Morocco. Finally, we conclude with a discussion concerning the future of secular life in Morocco.

Volkan İpek, Sinemden Oylumlu & Ayşe Betül Nuhoğlu (2019) “Immigration of African Football to Turkey: Pass the Ball and I Score” in Gökçe Bayındır Goularas, Işıl Zeynep Turkan İpek & Edanur Önel (edt.) Refugee Crises and Migration Policies London: Lexington Books (Kitap Bölümü)

  • Observing the rise of football players from Sub-Saharan Africa in Turkish Professional leagues is not only explained through the fragmented market praxis but also migration. Accordingly, there is a strong correlation between Sub-Saharan African players in Turkish football and Turkish foreign policy towards African states. By considering football player of Sub-Saharan African origin as a labor force and therefore labor migrants in Turkey, we state that the rise of players from Sub-Saharan Africa are related with the underdevelopment, push and pull and center periphery approaches of migration. In accordance with, we explain that migration from Sub-Saharan Africa Turkey, in the essence of football players from Sub- Saharan Africa, are consequent of the Turkish state’s policy on Africa.

 

Volkan İpek (2019) “Third World Presidencies in the Gambia, Zimbabwe and Togo: The Rule of Jammeh, Mugabe and the Eyadémas”, Akademik Hassasiyetler , Cilt: 6, Sayı:11, 315-30 (Makale)

  • English: Long lasting presidencies are one of the most significant characteristics of the postcolonial state nature in Sub-Saharan Africa. Presidents who ruled more than two terms with five years each by staying in power at least ten years justified their right to long lasting rule in two ways. In the first one, they claimed that it is their right to be the president by referring to the leadership role they assumed in the colonial struggle given against colonizers. This was more valid for the first presidents of the postcolonial period in Sub-Saharan Africa. In the second one, they thought it was their right to long lasting rule because they regarded themselves as the leaders who ended the political and economic instability caused by the former government members. This was rather observed in the aftermath of the first presidential term in postcolonial Sub-Saharan Africa. Even though presidents in two situations pledges political and economic welfare to people, segments of authoritarianism in their administration appeared by time. This study tends to analyze the authoritarian administrations of Yahya Jammeh in the Gambia, Robert Mugabe in Zimbabwe and Gnassingbé- Faure Eyadéma in Togo by linking the concept of long lasting presidencies to the Third World state theory. In this context, this study regards these three long lasting presidents as the shapers of the Third world state in their own countries.
  • Türkçe: Uzun zamanlı Cumhurbaşkanlıkları Sahra Altı Afrika devletlerinin en belirgin özelliklerinden biridir. Beşer yıllık iki dönemden toplamda en az on yıl görevde kalabilen Cumhurbaşkanları yönetici konumlarını iki şekilde haklı göstermişlerdir. Birincisi, kolonyal dönemde liderlikleri altında geçen bağımsızlık mücadelesini öne sürmüşlerdir. Bu daha çok Sahra Altı Afrika ülkelerinin postkolonyal dönemlerindeki ilk Cumhurbaşkanlarında gözlemlenmektedir. İkincisi ise kendilerinden önceki yönetimlerin neden olduğu siyasi ve ekonomik istikrarsızlığa son verdiklerini düşünmüşlerdir. Bu da daha çok Sahra Altı Afrika ülkelerinin postkolonyal dönemlerindeki ikinci ve sonrasındaki Cumhurbaşkanlarında gözlemlenmiştir. İki durumda da Cumhurbaşkanları halka siyasi ve ekonomik refah sözü vermiş, ancak bu sözlerini tam anlamıyla yerine getiremedikleri gibi yönetimlerinde otoriter eğilimler ortaya çıkmıştır. Bu çalışma Sahra Altı Afrika’da uzun zamanlı Cumhurbaşkanlığı ile bu otoriter yapılı siyasaların eklemlendiği üçüncü dünya devleti teorisi ile bağ kurarak Gambia’da Yahya Jammeh, Zimbabwe’de Robert Mugabe, Togo’da Gnassingbé-Faure Eyadéma yönetimlerini incelemektedir. Bu bağlamda çalışma söz konusu üç uzun zamanlı Cumhurbaşkanını ülkelerindeki üçüncü dünya devletinin şekillenmesinde baş aktörler olarak kabul etmektedir.